X

Asya’nın Moda’da Bir Kitabın Arasında Bulduğu 1996 Tarihli Mektup

Asya’nın Moda’da Bir Kitabın Arasında Bulduğu 1996 Tarihli Mektup

Bazen ikinci el bir kitap satın aldığınızda önceki sahibinden küçük izler kalır. Bir köşesi kıvrılmış sayfa, kurşun kalemle çizilmiş bir cümle, unutulmuş bir ayraç… Asya’nın Moda’da aldığı eski bir kitabın arasından çıkan şey ise bunlardan biraz daha farklıydı. Sararmış, iki kez katlanmış ve üzerinde 1996 tarihi bulunan el yazısı bir mektup.

O gün aslında kitap almak gibi bir planımız yoktu. Moda tarafında biraz yürüyüp kahve içecektik. Asya’nın planları genellikle böyle başlar zaten. “Yarım saat dolaşırız,” der, üç saat sonra kendimizi başlangıç noktasından oldukça uzakta buluruz.

Öğleden sonra küçük bir ikinci el kitapçının önünden geçerken dışarıdaki kitaplara bakmak için durdu. Kapının yanında üst üste dizilmiş kitapların bulunduğu küçük bir masa vardı. Asya önce birkaç kitabı karıştırdı, sonra kapağı biraz yıpranmış eski bir romanı eline aldı.

“Bunu daha önce okudun mu?” diye sordu.

Okumamıştım.

Arka kapağı çevirdi, fiyatına baktı.

“Ben bunu alıyorum.”

“Konusunu biliyor musun?”

“Hayır.”

“Niye alıyorsun?”

Kitabın kapağını gösterdi.

“Bilmiyorum. Beni seçti.”

Bu açıklama Asya için yeterliydi.

Kitabın 73. Sayfasında Bir Şey Vardı

Kitabı aldıktan sonra Moda’da sakin bir yere oturduk. Kahveler geldiğinde Asya yeni aldığı kitabı masaya koydu. Önce kapağını inceledi, sonra gelişigüzel birkaç sayfasını çevirmeye başladı.

Yetmişli sayfalara geldiğinde kitabın sırtında hafif bir kabarıklık olduğunu fark etti.

“Burada bir şey var,” dedi.

İki sayfanın arasından katlanmış ince bir kâğıt çıkardı.

İlk başta eski bir makbuz veya kitap ayracı sandık. Kâğıt o kadar uzun zamandır kitabın arasında kalmıştı ki kat yerleri belirginleşmiş, kenarlarından biri hafifçe yıpranmıştı.

Asya kâğıdı dikkatlice açtı.

El yazısıydı.

En üst köşede bir tarih bulunuyordu:

17 Ekim 1996.

İkimiz de birkaç saniye konuşmadık.

Asya mektubu masaya bıraktı.

“Bu, neredeyse otuz yıldır kitabın içinde olabilir.”

İhtimal gerçekten vardı. Fakat mektubun kitaba ne zaman konulduğunu bilmiyorduk. Belki 1996’dan beri oradaydı, belki yıllar sonra biri koymuştu. Bildiğimiz tek şey kâğıdın eski olduğu ve birinin onu saklamak istemiş olduğuydu.

Masadaki ilk soru şuydu:
Bir kitabın arasında yaklaşık otuz yıllık kişisel bir mektup bulduğunuzda onu okumak doğru mudur, yoksa katlayıp bulduğunuz yere geri mı koymalısınız?

“Okumayalım” Dedik, Sonra İlk Satırı Okuduk

İnsan merakının nasıl çalıştığını gösteren güzel bir andı. Önce ikimiz de mektubun özel olduğunu ve okumamamız gerektiğini söyledik.

Asya kâğıdı yeniden katlamaya başladı.

Sonra durdu.

“Ama sahibi bunu geri almak istiyor olabilir.”

“Kim olduğunu bile bilmiyoruz.”

“Belki mektupta yazıyordur.”

Bu mantığın bizi nereye götüreceği belliydi.

Mektubun tamamını burada paylaşmak doğru olmaz. Sonuçta bunu yazan kişi yayımlanması için yazmamıştı. İsimleri de aktarmayacağım. Ancak ilk satırlardan bunun iki insan arasında yarım kalmış bir konuşmanın devamı olduğu anlaşılıyordu.

Mektubu yazan kişi uzun zamandır görüşmediği birine sesleniyordu. Birkaç kez telefon etmek istediğini ama vazgeçtiğini, yüz yüze konuşursa söylemek istediklerini unutacağından korktuğunu anlatmıştı.

Bugün olsa muhtemelen uzun bir mesaj gönderilecek şeyler, 1996’da birkaç sayfalık bir mektuba dönüşmüş.

Asya bir noktada okumayı bıraktı.

“Garip değil mi?” dedi.

“Ne?”

“Şimdi biriyle konuşmak için üç saniye yeterli. O zaman insanlar söyleyeceklerini günlerce düşünüp kâğıda yazıyormuş.”

1996’da “Görüldü” Yoktu

Masada doğal olarak 1996 ile bugünü karşılaştırmaya başladık. Bugün birine mesaj gönderdiğinizde ulaşıp ulaşmadığını, bazen okunup okunmadığını bile birkaç saniye içinde görebiliyorsunuz.

Mektupta böyle bir şey yok.

Yazıyorsunuz.

Katlıyorsunuz.

Gönderiyorsunuz.

Sonra bekliyorsunuz.

Belki cevap geliyor, belki gelmiyor.

Asya mektubu eline aldı.

“Bence en zor kısmı bu.”

“Beklemek mi?”

“Hayır. Karşı tarafın okuyup okumadığını bile bilmemek.”

Bir süre düşündü.

“Gerçi şimdi de görüldü yazıp cevap vermiyorlar. Çok ilerlememiş olabiliriz.”

İkimiz de güldük.

“Teknoloji bekleme süresini kısaltmış olabilir ama insanın kafasında kurduğu senaryoları pek azaltmamış.”

Mektubun En İlginç Tarafı Aşk Değildi

İlk bakışta bunun eski bir aşk mektubu olduğunu düşündük. Fakat biraz okuyunca mesele bundan daha karmaşık görünmeye başladı. İki kişi arasında bir kırgınlık vardı. Tam olarak ne yaşandığı anlaşılmıyordu ve zaten bizim de bunu çözmemiz mümkün değildi.

Mektubu yazan kişi birkaç kez özür diliyor, ardından neden kırıldığını anlatıyordu. Bir yerde aynı sokaktan geçtiğini fakat kapıya kadar gidip zile basamadığını söylüyordu.

Asya o cümlede uzun süre kaldı.

“Bak işte,” dedi. “Bunu anlayabiliyorum.”

“Kapıya gidip zile basamamayı mı?”

“Bir şeyi çok istemekle yapabilmek aynı şey değil.”

Sonra mektubu masaya bıraktı.

Az önce eski iletişim yöntemleriyle dalga geçen kişi gitmiş, yerine mektuptaki yabancıyı anlamaya çalışan başka bir Asya gelmişti.

Bir Kitabın İçine Neden Mektup Konur?

Bizi asıl uğraştıran soru buydu.

Mektup neden kitabın arasındaydı?

Bir ayraç olarak mı kullanılmıştı?

Birinden saklamak için mi oraya konmuştu?

Mektubu alan kişi tekrar tekrar okuyup en sonunda kitabın içinde mi unutmuştu?

Yoksa hiç gönderilmemiş bir mektup muydu?

Son ihtimal Asya’nın özellikle ilgisini çekti.

“Ya bunu yazan kişi hiç göndermediyse?”

“O zaman kime yazıldığını nasıl bulacağız?”

“Belki bulmamamız gerekiyor.”

Bu, o gün Asya’nın söylediği en mantıklı şeylerden biriydi.

Masada ortaya çıkan dört ihtimal
  • Mektup sahibine ulaşmış ve yıllarca saklanmış olabilir.
  • Hiç gönderilmemiş olabilir.
  • Kitabın önceki sahiplerinden biri tarafından sonradan içine konmuş olabilir.
  • Basitçe ayraç olarak kullanılmış ve zaman içerisinde unutulmuş olabilir.

Hangisinin doğru olduğunu bilmiyoruz. Mektubun güzel tarafı da biraz buydu. Elimizde bütün hikâye yoktu. Sadece otuz yıl öncesinden birkaç sayfalık bir parça vardı.

Asya Mektubun Sahibinin Peşine Düşmek İstedi

Beklediğim şey sonunda oldu.

Asya mektubun sahibini bulmaya karar verdi.

“Kitapçıya geri dönelim.”

“Ne soracağız?”

“Kitabı kimin sattığını.”

“Otuz yıl önce mi?”

“Kitabı bugün aldık.”

Bu konuda haklıydı.

Kahveleri bitirdikten sonra yeniden kitapçıya yürüdük. Kitabı gösterip arasından eski bir mektup çıktığını anlattık. Mektubu göstermedik; sadece tarihini söyledik.

Kitapçı kitabın nereden geldiğini kesin olarak hatırlamıyordu. İkinci el kitapların bir kısmı toplu olarak alınmıştı. Bazıları evlerden, bazıları farklı koleksiyonlardan geliyordu.

“Bunun sahibini bulabilir miyiz?” diye sordu Asya.

Kitapçı gülümsedi.

“Bulursanız bana da haber verin.”

Dedektiflik maceramız yaklaşık dört dakika sürdü.

Moda Sokaklarında Mektubu Konuşmaya Devam Ettik

Kitapçıdan çıktığımızda hava biraz değişmişti. Moda tarafına doğru yeniden yürümeye başladık. Asya kitabı çantasına koymuştu ama mektubu hâlâ elinde tutuyordu.

“Sence cevap aldı mı?” diye sordu.

Bilmiyordum.

“Bence aldı.”

“Neye dayanarak?”

“Hiçbir şeye. Hikâyenin güzel bitmesini istiyorum.”

Bir dakika sonra fikrini değiştirdi.

“Belki de cevap almaması daha iyiydi.”

“Bir dakika önce güzel bitsin diyordun.”

“İnsan fikrini değiştirebilir.”

Asya’nın 1996 tarihli bir mektubun sonucunu yaklaşık altmış saniye içerisinde iki kez değiştirdiği an buydu.

Eski Bir Mektubun Bugün Bu Kadar İlginç Gelmesinin Nedeni Ne?

Aslında mektupta olağanüstü bir olay yoktu. Gizli bir mirastan söz etmiyordu. İçinden para çıkmadı. Şifreli bir mesaj da bulamadık.

Sadece bir insan başka bir insana söylemekte zorlandığı şeyleri yazmıştı.

Belki bizi etkileyen tam olarak buydu.

Bugün iletişim çok hızlı. Mesaj yazıp silebiliyoruz. Fotoğraf gönderiyoruz. Ses kaydı bırakıyoruz. Bir cümleyi yanlış yazarsak düzeltiyoruz. Bazen gönderdiğimiz mesajı tamamen geri çekiyoruz.

Kâğıttaki mürekkepte ise geri alma tuşu yok.

Mektupta birkaç kelimenin üzeri çizilmişti. Yanına yenisi yazılmıştı. Bir cümle yarıda bırakılmış, aşağıdan tekrar başlanmıştı.

Asya özellikle bunları sevdi.

“Bak,” dedi. “Burada ne yazacağını değiştirmiş.”

“Normal.”

“Ama silmemiş. Önce ne düşündüğünü de görüyorsun.”

Gerçekten de dijital bir metinde genellikle görmediğimiz bir şeydi bu. Son hâli görürüz. O cümle yazılmadan önce kaç farklı cümlenin silindiğini bilmeyiz.

“Belki eski mektupları değerli yapan kâğıt değil; insanın fikrini değiştirirken bıraktığı izlerin hâlâ orada olması.”

Mektubu İnternette Paylaşalım mı?

Bu soru da gündeme geldi.

Asya önce mektubun fotoğrafını paylaşmanın sahibini bulmaya yardımcı olabileceğini düşündü. Sonra bundan vazgeçtik.

Çünkü mektupta isimler ve kişisel ifadeler vardı. Aradan uzun yıllar geçmiş olması, bunların herkese açık hâle getirilmesini otomatik olarak doğru yapmıyordu.

Bunun yerine yalnızca hikâyeyi anlatmaya karar verdik.

İsim yok.

Adres yok.

Mektubun tamamı yok.

Sadece Moda’da ikinci el bir kitabın arasından çıkan ve bizi bir öğleden sonra boyunca konuşturan eski bir kâğıdın hikâyesi var.

Peki Mektuba Ne Oldu?

Günün sonunda en zor karar buydu.

Mektubu kitapçıya mı bırakmalıydık?

Kitabın arasında mı tutmalıydık?

Bir şekilde sahibini aramaya devam mı etmeliydik?

Asya sonunda mektubu yeniden aynı yerden kitabın arasına koydu.

73. sayfa.

“Niye oraya koyuyorsun?” diye sordum.

“Oradaydı.”

“Kaybolabilir.”

“Otuz yıldır kaybolmamış.”

Bu cevap karşısında söyleyecek pek bir şey yoktu.

Kitabı kapattı ve çantasına koydu.

Aylar Sonra Kitabı Başkasına Verirse?

Eve dönmeden önce aklıma başka bir soru geldi.

“Kitabı bitirdikten sonra ne yapacaksın?”

“Kütüphaneye koyarım.”

“Bir gün satarsan?”

Bir süre düşündü.

“Mektubu içinde bırakırım.”

“Neden?”

“Belki hikâyenin işi budur.”

Ne demek istediğini sordum.

“Birinden diğerine gitmek.”

Bu kez itiraz etmedim.

Moda’da Başlayan Küçük Bir Zaman Yolculuğu

O gün Moda’da büyük bir şey yaşanmadı aslında. Bir kitap aldık. Kahve içtik. Eski bir mektup bulduk. Kitapçıya geri döndük ve sahibini bulamadık.

Ama 1996’da bir masada oturup birkaç sayfa mektup yazan birinin, yıllar sonra hiç tanımadığı iki insanın öğleden sonrasını değiştireceğini tahmin etmesi mümkün değildi.

Mektubu yazan kişinin bugün nerede olduğunu bilmiyoruz. Mektubun gönderilip gönderilmediğini bilmiyoruz. Karşı tarafın cevap verip vermediğini de bilmiyoruz.

Belki iki kişi daha sonra barıştı.

Belki bir daha hiç görüşmediler.

Belki mektup gönderilmedi ve yıllarca bir çekmecede kaldı.

Belki de bütün tahminlerimiz yanlış.

Fakat kesin bildiğimiz bir şey var: Kâğıt hâlâ duruyor.

Moda’dan ayrılırken Asya son kez çantasındaki kitaba baktı.

“Bir şey düşündüm,” dedi.

“Ne?”

“1996’da bunu yazan kişi, 2026’da iki yabancının mektubunu okuyacağını bilse ne derdi?”

Biraz düşündüm.

“Muhtemelen okumayın derdi.”

Asya güldü.

“Evet. Büyük ihtimalle.”

Sonra yürümeye devam ettik.

Kitap çantadaydı. Mektup yine 73. sayfanın arasındaydı. Hikâyenin geri kalanını ise hâlâ bilmiyoruz.

kadikoytravesti_qlhy8m:
Related Post